Bob Dylan: Adım adım Nobele

2016/10/16 Müzik,Portre damladogan

Geçen hafta gündeme Nobel Edebiyat Ödülü bombası düştü. Ödül ilk kez bir müzisyene, Kars-Kağızmanlı Bob Dylan’a gitti. “Amerikan şarkı geleneğine yeni ve şiirsel bir ifade tarzı getirdiği için” denildi açıklamada. Aslında şaşırmamak gerek. Bu Nobel, yıllar içinde adım adım gelmişti…

 


 

Kimilerine göre vicdanın ozanı, kimilerine göre Amerika’nın asi çocuğu, kimilerine göre yaşayan efsane, kimilerine göre ise müziğin tanrısı. Onu anlamak da tanımlamak da zor. Kendisi de tarzı da defalarca değişti yıllar içinde. Bu yüzden de I’m Not There isimli filmle hayatını 2 saate sıkıştırmak gerektiğinde tek bir kişi yetmedi. Küçük bir siyah çocuktan Cate Blanchett’e, Richard Gere’den Christian Bale’e 6 farklı karakter, 6 farklı hikâye gerekti onu anlatmaya. Kimi zaman bir neslin sesi oldu, “Bir adamın kaç kulağı olmalı / İnsanların ağladığını duyabilmesi için / Evet, kaç ölüm olmalı bilmesi için / Ne kadar çok insanın öldüğünü / Cevabı dostum esen rüzgârdadır” diye haykırdı. Kimi zaman sevdiği kadına seslendi. “Gitmeden önce bir fincan kahve daha” dedi usulca. Öyle derin sözler yazdı ki… Şarkı söyleyen bir şair olarak tanımlandı birçok uzman tarafından. Hayran kitlesini kızdırma pahasına hep yeniledi kendini. Ama sonunda hep daha da çok sevdirdi kendini. Az buz değil neredeyse son 60 yıla damgasını vurdu.

Büyükannesi Kars’tan ABD’ye göç etmiş

Onu anlamak için belki kronolojik başlamak en iyisi… 1941’de ABD’nin Minnesota eyaletinde doğup büyüdü. Türk asıllı bir Yahudi. Kendi hayatını anlattığı kitabına göre büyükannesi ve dedesi Kars-Kağızmanlı. Daha sonra Trabzon’dan şu anda Ukrayna sınırları içinde olan Odessa’ya, oradan da 1902’de ABD’ye göç etmişler. Şarkılarındaki o ‘protest’ tavrı hayatının her alanına yansıttı. Doğduğu aileyi de ismini de seçememekten şikâyetçiydi. O yüzden de gerçek adı olan Robert Allen Zimmerman’ı kullanmadı hiç. Şiirlerinden etkilendiği Dylan Thomas’ın isminden Bob Dylan’ı türetti. Üniversiteleri huzurevlerinden daha fazla kişinin öldüğü yerler olarak tanımladı hep. Subterranean Homesick Blues’da “Dünyaya gel / Kısa pantolon, romantizm, dans etmeyi öğren / İyi giyin, kutsan / Başarılı olmaya çalış / Onu sevindir, bunu sevindir, hediyeler al / 20 yıl boyunca okula git ki / Gündelik bir işin olur belki” diye yazabilecek kadar netti. 18 yaşında burslu girdiği Minnesota Üniversitesi’nden atılınca, sırtında gitarıyla New York’ta aldı soluğu. Sonra da aldı yürüdü.

Konserde ses bastırmak isterken rockçı oldu

Henüz 20’li yaşlarının başında olmasına rağmen tüm dünyada fırtına gibi esti. Düşünün o meşhur Blowin’ In The Wind şarkısını yazdığında henüz 22 yaşındaydı. 1960’ların simgesi oldu. Şarkı değil her dizesi üstüne saatlerce düşünülecek şiirler yazdı, söyledi. (Ya da kimilerine göre kendince ‘okudu’.) O zamanlar müzik kutularından maksimum geliri elde edebilmek için şarkılar 3 dakikayı geçmezdi. Böylece sürekli para atıp yenilerinin çalınması amaçlanırdı. Ama o 6 dakikalık “Like A Rolling Stone” ile standartları takmadığını gösterdi. 1966’daki Dünya Turnesi’nde biri ona “Judas” yani “Yehuda/Hain” diye bağırınca gruba daha yüksek sesle çalmaları talimatını verdi. Daha önce bu kadar yüksek sesle müzik hiç çalınmamıştı. O konserin kaydı yok sattı. Birçok uzmana göre rock müzik akımını da işte böylelikle başlatmış oldu. Öyle ki rock tarihini anlatan her belgeselde mutlaka adı geçer hale geldi.

Şarkılarıyla siyasi hareketleri yönlendirdi

Yazdığı şarkılarla hep sosyal sorunlara dikkat çekti. Siyasi hareketlere ilham verdi. Soğuk Savaş’ın sürdüğü ve ABD’nin Vietnam bataklığından çıkamadığı yıllardan bahsediyoruz tabii. Savaş karşıtı şarkılarıyla da insan haklarını savunduğu şarkılarıyla da dillere pelesenk oldu. Sembol şarkılarından Masters of War (Savaşın Efendileri)’nde “Bütün silahları inşa edenler / Ölüm uçaklarını inşa edenler / Bütün bombaları yapanlar / Duvarlar arkasında saklanan / Sıraların arkasında saklanan sizler / Sadece bilmenizi istiyorum / Maskelerinizin ardını görebiliyorum” diye yazdı. Martin Luther King 1963’te meşhur “Bir hayalim var” konuşmasını yaparken o da bir adım gerisindeydi. Papa 2. John Paul bile onun şarkı sözlerine atıfta bulundu. 1997’de İtalya’da Papa’nın konuşmasından hemen önce sahnedeydi. Papa ise konuşmasına Dylan’ın Blowin’ in the Wind (Rüzgârda Esiyor) şarkısına atıfla “‘Cevap esen rüzgârda’ diyorsun. Evet, ama o esip uçuran rüzgâr değil, Kutsal Ruh’un nefesi ve hayatıdır” dedi. 1962’de Soğuk Savaş belirsizliğinde yazdığı A Hard Rain’s A-Gonna Fall (Sert Bir Yağmur Yağacak) da tarihi değiştiren şarkılardan oldu. 2009 yılında Birleşmiş Milletler şarkıyı Kopenhag İklim Zirvesi’nin şarkısı olarak seçti.

Nobel için adı yıllardır geçiyordu

Bugüne kadar onlarca ödül aldı. Oscar’ı, Altın Küre’leri, Grammy’leri var. İlk duyduğumuzda şaşırdık ama adı Nobel Edebiyat Ödülü için de defalarca geçmişti zaten. 2008’de ise Amerikan popüler müziğine ve kültürüne etkisi ve şiirsel nitelikteki besteleri nedeniyle Pulitzer Ödülü’ne layık görüldü. Onlarca “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” aldı. Time’ın Yüzyılın En Önemli 100 İnsanı listesindeydi. “Usta şair, iğneleyici toplumsal eleştirmen ve var olana karşı çıkan neslin cesur rehberi” olarak tanımlandı. Aldığı Nobel de işte bu yüzden birçok çevreyi aslında hiç ama hiç şaşırtmadı.

sayfa

, , , , ,

Yorumlarınız benim için çok önemli...